Menu

hasuder

19. ULUSAL HALK SAĞLIĞI KONGRESİ SONUÇ BİLDİRİSİ

“Halk Sağlığı Barışa Köprü” ana temasıyla 15-19 Mart 2017 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilen 19. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi’nde 16 panel, 11 konferans, dört atölye çalışması, sekiz toplantı, bir forum ve iki kurs düzenlenmiştir.

Şiddet, sahip olunan gücün ve iktidarın; fiziksel ya da ruhsal bir yaralanmaya, ölüme, gelişme geriliğine, yoksunluğa ve kayba neden olacak biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba ya da bir topluma doğrudan ya da dolaylı yolla uygulanması ya da uygulanma tehdididir.  Savaş ise iki veya daha fazla grup tarafından yürütülen karşılıklı, sürekli, ölümcül, doğrudan şiddettir.  Artan kutuplaşma, aşırı milliyetçilik, etnik ayrımcılık, ötekilerin inkarıyla bozulan kültürel ortamlar, kaynakların dağılımındaki eşitsizlikler, yoksulluk ve bunların genel olarak altında yatan Kapitalizm ve Emperyalizm silahlı şiddetin nedeni, katalizörü olur ve devam etmesine yol açar.

Savaş üretim ilişkililerini yeniden yapılandırmak üzere kullanılan, çalışanlar ve toplum için büyük kayıplarla sonuçlanan bir araçtır. İçinde yaşamakta olduğumuz toplum biçimi olan kapitalizmin evrelerinde savaşların rasyonalitesi ve özellikleri açısından değişiklikler yaşanmıştır. Bugün savaş bütün toplumsal varlığımızı düzenleyen bir iktidar aygıtına dönüşmüş  ve süreklilik kazanmıştır. Şiddet insanın doğasından kaynaklanan ve bu nedenle kaçınılmaz bir durum değildir. Bu söylem şiddetten çıkar sağlayan güçler tarafından üretilmekte ve çeşitli yollarla topluma dayatılmaktadır.  Ülkemizde bugün savaşın dili endişe verici şekilde yaygınlaşmaktadır. Günümüzün genel geçer gazetecilik anlayışının, haberin seçimi, sunuma hazırlanması ve sunumu ile savaştan yana, savaşı kışkırtıcı bir etkiye ve niteliğe sahip olması burada önemli rol oynamaktadır.

Savaş, silahlı çatışma, şiddet tartışmasız bir şekilde bir halk sağlığı sorunudur. Çünkü önlenebilir ölümlerin, sakatlıkların, zorla yerinden edilmelerin, açlık, kıtlık ve hastalıkların, ekolojik yıkımların, tecavüzlerin en temel nedenleri arasındadır. Savaş sağlık hizmetlerini doğrudan ve dolayllı yollarla derinden etkiler, sarsar ve geriletir. Bağışıklama, beslenme, ruh sağlığı, üreme sağlığı, çocuk sağlığı, kronik hastalıklar başta olmak üzere tüm sağlık alanında bu etkiler gözlenir. Savaşın etkileri kuşaklar boyunca sürer, hastalık ve sakatlıklar artar, yaşam süresi kısalır. Riskli gruplar savaşın doğrudan ve dolaylı etkilerinden daha fazla zarar görmektedir. Son on yılda iki milyon çocuk ölmüştür. Savaşlarda ölenlerin yarısı kadındır. Kronik hastalar ve yeti yitimi olanlar ilaçlara ve sağlık hizmetlerine ulaşamamaktadır. Bunun yanı sıra, savaşlar doğrudan ve ikincil etkileriyle geri dönüşümü olanaksız ya da yüzlerce yıl alabilen ekolojik tahribat ve yıkımlara yol açmakta, kültürel mirası yok etmektedir. Savaşların kendisi kadar savaşa hazırlık süreçleri de ekosistemleri tahrip etmekte ve başta nükleer silahlar olmak üzere silahların yapım, taşıma, depolama ve imha süreçleri ekolojik döngüleri tehdit etmektedir.

Savaşların hem nedeni hem de sonucu olarak karşımıza çıkan iklim değişikliği infeksiyon etkenleri; konakçı ve ara konakçı; bulaş ortamı üzerine önemli etkilerde bulunarak hastalıkların görülme sıklığını ve coğrafik dağılımını değiştirir. Bu da pek çok ülkede savaşın en önemli yapısal nedenlerinden olan yoksulluğun ve şiddetin artmasına yol açar.

 

 

Bulaşıcı hastalıklara karşı en önemli korunma olan bağışıklama hizmetlerinin kapsayıcılığı resmi verilere göre ülkemizde oldukça yüksektir. Farklı kaynaklardan elde edilen bağışıklama bilgileri ise resmi verilerden farklı ve sorunlu bir tabloya işaret etmektedir.  Göç ve nüfus hareketlerinin fazla olduğu bu dönemde bağışıklama hizmetleir açısından özellikle bazı illerde ve sosyokekonomik açıdan dezavantalı kesimde ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Tam aşılılık oranı azalmış, hiç aşı olmayan çocuk oranı ise artmıştır. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde aile hekimliği uygulamasına geçiş ile birlikte gerçekleşen yapısal değişiklikler, başta ebeler olmak üzere sağlık çalışanlarının istihdamı ve görev tanımı açısından yaşanan ciddi sorunlar, bilimsel kanıtlara dayanmayan performans değerlendirmeleri bağışıklama hizmetlerindeki  bu sıkıntılı tablonun temel nedenidir.

Çatışma ortamları en önemli insan hakkı ihlallerini doğurur. Böylesi ortamlarda sağlık çalışanının temel ödevi kaçınılmaz olarak yaşamdan ve insandan yana olabilmektir. Söz konusu ödevin yerine getirilebilmesinin olanağı, evrensel nitelikteki uluslararası insancıl hukuk kapsamında sağlanmaya çalışılmaktadır. Bununla birlikte insanlık tarihi ile özdeş tıp mesleğinin evrensel etik ilkeleri, tüm sağlık çalışanlarına barıştan yana tutum alma sorumluluğunu ve çatışma ortamlarının yaşanmaması için eşitliğin sağlanması yönünde taraf olma ödevini vermektedir.

Tıpkı sağlığın, hastalığın yokluğundan daha fazlası olduğu gibi, barışın anlamı da şiddetin olmaması ile sınırlı değildir. Barış, bireylerin veya grupların birbirlerine zarar vermediği ve yaratıcı üretkenliklerini veya değişim potansiyellerini geliştirebildikleri koşullardır. Barış içinde yaşamak Birleşmiş Milletler güvencesinde olan bir insan hakkıdır, toplumsal haktır. Halk sağlığı çalışanlarının yaşamdan ve insandan yana olmaları nedeni ile barışı inşa etme sürecinde aktif rol almaları zorunludur. Halk sağlığı alanında çalışanlar hem tüm korunma düzeylerinde hizmet sunma yükümlülükleri, hem de primordiyal ve birincil korunma yönünden barışın tesis edilmesinde kendilerine düşen görevler nedeni ile, savaşın etkilerinin azaltılması ve barışın geliştirilmesi konularında yeni beceriler ve yaklaşımlar kazanmak durumundadır. Kesintisiz hale gelen insani kriz hali, sağlık profesyoneli yetiştiren fakülte eğitim programlarında yer alan halk sağlığı müfredatı içinde savaşın önlenmesi ve barışın geliştirilmesi konularına yer verilmesi halk sağlığı uzmanları için ivedi ve zorunlu bir göreve dönüşmüştür. Savaşa yönelik erken uyarı-yanıt sistemlerinin inşası, politik sürveyans ve raporlama gibi mezuniyet öncesi ve sonrası programlarda kazandırılması gereken beceriler, savaş sırasındaki halk sağlığı hizmetlerinden öte, savaşı önlemeye ve barışın geliştirilmesine yönelik çalışmaları da kapsamak durumundadır.

Barışın tesisinin multidisipliner şekilde ele alınması bir zorunluluktur. Bu nedenle halk sağlıkçıların sosyal ve siyasi bilimler alanında çalışanlar ile işbirliği yaparak ve premordiyal/birincil korunmayı önceleyerek hareket etmesi önemlidir. Eğitim programlarının psikoloji, sosyoloji, felsefe, hukuk, antropoloji gibi bilim dallarından katkılarla multidisipliner yaklaşımla güçlendirilmesi gerekmektedir. Halk sağlıkçılar, halk sağlığının radikal yönünü unutmadan ve otosansürden kaçınarak, çatışmaların ve savaşların kök nedenlerini ortaya koymalı, savaş ile güce ve kaynaklara erişimde eşitsizlik, yoksulluk, şiddet, ayrımcılık gibi faktörler arasındaki ilişkiyi görünür kılmalı, şiddeti ve risk faktörlerini azaltacak müdahaleler geliştirmeli, izlemeli ve değerlendirmelidir. Halk sağlıkçıların savaş-barış epidemiyolojisi ile ilgili bilgi, beceri, tutum geliştirmesi ve bunları yaşama geçirmesi “barışa köprü” kurulmasını sağlayacaktır.

Kadın bedeninin nüfus politikalarının bir aracı, biyolojik ve sosyal üremenin kabı olarak kullanılması da kadınlara yüzyıllardır uygulanan sosyal bir şiddet türüdür. Kadınlar savaşacak yeni nesiller üretmeleri için militarist politikaların baskısı altında doğurmaya zorlanmış, bedenleri üzerindeki karar verme hakları yok sayılmıştır. Yirmibirinci yüzyıl Türkiye’sinde de cinsel ve üreme sağlığı ile ilgili bütün uluslar arası belgelerin “imzalayarak onaylanmış” olmasına rağmen, kadınlar eğitim, çalışma gibi diğer insan haklarını kullanamamanın yanı sıra, üreme sağlığı ile ilgili özgürce karar verme, nitelikli hizmete yeterli ulaşabilme, şiddet görmeme gibi haklarından da mahrum edilmektedir.  Özellikle son on yılda doğurganlığın düzenlenmesi uygulamaları ile ilgili sürekli yapılan politik söylem ve eylemlerle, geçmişte bu konularda alınan olumlu iyileşmeleri geriye götürme tehlikesini yaratmaktadır. Benzer bir sürecin çocuk istismarı açısından yaşandığı dikkate alarak çocuk haklarının yaşama geçirilmeli ve çocukların korunması yasal  düzenlemelerle güvence altına alınmalıdır.

Tıpkı kadın ve çocuk bedeni gibi çevre de şiddetin bir mağduru haline gelmiştir. Uluslararası sermayenin belirlediği enerji politikaları kömür ve hidroelektrik santrallerin sayısının artması gibi sonuçlarıyla toplumun temiz hava ve suya erişme, kısacası sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının ihlal edilmesine neden olmaktadır.

Artan kutuplaşma ve çatışma ortamları ruh sağlığı sorunlarını hastalık yükü açısından ilk sıralara taşımakta, toplum ruh sağlığı hizmetlerine olan gereksinimi arttırmaktadır. Bu hizmetlerin anne karnından itibaren tüm yaşam dönemleri dikkate alınarak çok disiplinli, kapsayıcı ve entegre olarak yürütülmesi gerekmektedir.  

Avrupa’da sağ politikaların etkisiyle “mülteci krizi” olarak tanımlanan sorun aslen insanlık / politik / tarihsel / ekonomik bir kriz olarak adlandırılmalıdır. Türkiye mülteciler için açık bir cezaevine, geçici koruma rejimi ise bir rehine statüsüne dönüştürülmüştür. Ülke nüfusunun yaklaşık %3.7’sini oluşturan mülteciler insanlık dışı koşullarda yaşamakta ve çalışmakta, ciddi güvenlik sorunlarıyla karşılaşmakta, çocuklar eğitim haklarından mahrum kalıp sağlıkları açısından son derece olumsuz ortamlarda çalışmaya zorlanmakta, kadınlar ise kumalıktan zorla seks işçiliğine kadar çeşitli cinsel istismar tiplerine maruz kalmaktadır. Ülkesinden şiddet ortamından kaçarak ülkemize sığınan bu insanlara sağlıklı ve güvenli ortamda yaşama haklarını verecek yasal düzenlemeler en kısa sürede tamamlanmalıdır.

Türkiye'nin hava kirliliği konusunda kabul ettiği sınır değerler Avrupa Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü sınır değerlerinden kabul edilemez oranda yüksek olmasına rağmen, 2015 yılı verilerine göre çeşitli kirleticiler açısından 81 ilin hemen tamamında sınır değerler aşılmıştır. Yanıbaşımızda süre giden savaşın etkilerini göz önünde bulundurarak, ulusal mevzuat sınır değerlerinin derhal insan sağlığı için güvenilir kabul edilen Dünya Sağlık Örgütü sınır değerlerine çekilmesi ve hava kirliliğinin kümülatif etkisini daha iyi değerlendirdiği için Çevre değil Sağlık Etki Değerlendirilmesinin zorunlu hale getirilmesi gerekmektedir. En önemli iç ortam kirleticisi olan tütün kontrolü ise sigara içen, içmeyen herkesin barış içinde temiz hava soluyabilme mücadelesidir. Bu nedenle ülkemiz tütün kontrolünde ülkemiz kazanımlarını kaybetmemek için kararlı ve güçlü bir eylemlilik içinde olmalıdır.

Yönetim yükümlülüğü de olmakla birlikte topluma yönelik tüm koruyucu sağlık hizmetlerini üstlenmek zorunda kalan TSM’lerin çalışmaları sırasında mevzuat ile yapılan işlerin uyuşmadığı durumlar bulunmaktadır. Personel yetersizliği (nicelik/nitelik), Personel süreksizliği (geçici görev/ASM havuzu), görev tanımlarındaki belirsizlik (boşlukları doldurma kurumu), vb. gibi sorunlar TSM’lerin hizmet sunumunu olumsuz yönde etkilemektedir. TSM’lerdeki performansa dayalı çalışma, TSM yönetmeliğindeki görev tanımları ile örtüşmemektedir.  ASM ile TSM bir bütün olarak hizmet vermeli iken mevzuat ve fiiliyat bunu yeterince desteklememektedir. İş barışını olumlu yönde etkileyebilecek mevzuat değişiklikleri, net görev tanımları, TSM personelinde kalıcılığın ve devamlılığın sağlanması ile “EKİP” olabilmek ve Halk Sağlığı Uzmanları'nın saha sorunları, uygulamalar ve fırsatlardan daha çok haberdar olması sorunların çözümüne katkı sağlayacaktır.

Savaşın önlenmesi ve barış savunuculuğu bir halk sağlığı önceliğidir ve halk sağlıkçılar sadece savaşın sonuçlarına yanıt vererek değil, savaşın önlenmesinde oynayacakları rol ile barışa bir köprü oluşturmalıdır. Bu amaçla, savaşın toplum sağlığı ve sağlık sistemleri üzerindeki etkisini ve en iyi şekilde nasıl yanıt verilebildiğini analiz eden çalışmalar yürüterek savaşın toplumun sağlığında gerçekleştirebildiği yıkımı görünür kılmalı, tarafları düşmanlıkların sona erdirilmesi ve barışın sağlanması konusunda çaba göstermeye davet etmelidir. Halk sağlıkçılar savaşın nesnesi değil, barış mücadelesinin öznesi olmalıdır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Paydaşlarımız

Kongre-Sempozyum

Go to top