Menu

Nüfus Politikaları, Aile Planlamasi ve Düşükler: Hasuder Üreme Sağliği Grubunun Görüşü

Son zamanlarda medyada yer alan; isteyerek düşüğün (“kürtaj”) “cinayet” olarak görüldüğü açıklamalarıyla başlayan, farklı ortamlarda ailelere en az “üç ya da beş çocuk” önerisiyle devam eden söylemler sürecinde, kadınların üreme sağlığı ve

üreme hakları konusundaki kazanımlarını kaybetmemeleri daha da önem kazanmıştır. Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Üreme Sağlığı Grubunun konuyla ilgili görüşleri şöyledir:

Aile planlaması ve nüfus planlaması kavramları farklı kavramlardır.

Aile Planlaması(AP), bütün çiftlerin ve bireylerin istedikleri sayıda çocuğa sahip olma ve doğumların arasını açmaya serbestçe ve sorumluca karar vermeleri ve bu amaçla bilgi, eğitim ve araçlara sahip olmalarıdır. Aile planlaması çocuk sayısını kısıtlamak demek değildir. Aile planlaması, bir insan hakkı olan üreme sağlığı hizmetlerindendir. Aile planlamasının temel amacı, ailelere gebe kalmak ve doğum yapmak için en uygun koşulların neler olduğunu öğretmek, ailelerin sağlığını korumak ve onların mutlu yaşamalarını sağlamaktır. Nüfus planlaması ise, daha çok demografik amaçla kullanılan bir kavram olup nüfusun artış hızına ekonomik ve sosyal gerekçelerle devletin etki yapmasıdır. Nüfus politikaları ve nüfus yapısı ne olursa olsun, aile planlaması hizmetlerinin insan hakkı yönü göz ardı edilmemeli ve bu hizmetlerin varlığı, ulaşılabilirliği ve kalitesi devlet tarafından garanti edilmelidir. Türkiye’nin katılarak imzalamış olduğu uluslararası belgelerde bu hususun altı çizilmektedir.

İstenmeyen ve/veya riskli gebeliklere bağlı ölüm ve hastalıkların azaltılması için aile planlaması ve düşük hizmetlerinin kalitesi ve erişimi artırılmalıdır, bu hizmetlerin sunumu uluslararası ve ulusal hukuk gereğince üreme hakları kapsamında değerlendirilmelidir.

İstenmeyen ve/veya riskli gebeliklerin azaltılması için aile planlaması hizmetlerinin kalitesinin artırılması, kapsamlı düşük bakım hizmetlerinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması başta anne ve bebek ölümleri olmak üzere üreme sağlığı sorunlarına bağlı hastalık ve ölümlerin azaltılmasında önemlidir. Dünyada meydana gelen 46 milyon isteyerek düşüğün 19 milyonu güvenli olmayan koşullarda gerçekleşmektedir. Güvenli olmayan düşükler her yıl dünyada 68 bin kadının ölümüne ve 5,3 milyon kadının hastalık ve sakatlığına yol açmaktadır. Bu ölümlerin % 95’inin, düşüğün yasa ile yasaklandığı ya da düşük hizmetlerine ulaşımın güç olduğu “gelişmekte olan ülkelerde” meydana geldiği de unutulmamalıdır.

“Nüfus ve Kalkınma” ve “Kadın” Konferanslarında; Türkiye’nin de imzaladığı “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcığı Önlenmesi Sözleşmesinde (CEDAW) aile planlaması ve isteyerek düşük hizmetlerinin sağlık hakkı ve üreme hakları kapsamında sunumunun gerekliliği, toplum kalkınması açısından önemi vurgulanmıştır. Dünya Tabipler Birliği'nin Cenevre Bildirgesi, Aile Planlamasına İlişkin Duyurusu, Kadının Doğum Kontrol Hakkı Konusundaki Bildirgesi, Aile Planlaması ve Kadının Kontrasepsiyon Hakkı Üzerine Raporu da aile planlaması ve düşük hizmetlerine erişim hakkını içeren uluslararası düzeydeki diğer mevzuat metinleridir. Türkiye’nin de imza attığı yukarda belirtilen yazılı hukuk metinleri gereğince, etik tartışmalara yer vermeksizin aile planlaması hizmetleri ve isteyerek düşük hizmetlerinin sunulması gerekir.

İstenmeyen gebeliklerin önlenmesi ve isteyerek düşük hizmetlerinin sunulmasında aşağıdaki ilkeler önem taşımaktadır

1-Her birey çocuk sahibi olup olmamaya karar verme, sahip olacağı çocuk sayısını ve çocukları arasındaki zaman aralıklarını özgürce ve üstlendiği sorumluluğun bilincinde olarak belirleme hakkına sahiptir.

2-Her birey, cinsel sağlık ve üreme sağlığı da dahil olmak üzere ulaşılabilecek en yüksek nitelikte sağlık hizmeti alma hakkına sahiptir.

3-Her birey, cinsel sağlık hak ve sorumluluklarıyla ilgili, cinsiyete duyarlı, önyargılardan uzak, yansız ve çoğulcu bir şekilde sunulan eğitime ve doğru bilgiye ulaşma hakkına sahiptir.

4-Her birey yukarıdaki ilkelerde belirtilen kararları alabilmek, uygulayabilmek, hizmetlere ve bilgiye ulaşabilmek için bilgilenme ve gerekli eğitimi alma hakkına sahiptir.

5-Her birey birinci basamak sağlık hizmetlerinin bir parçası olarak cinsel sağlık ve üreme sağlığına ilişkin hizmetleri alma hakkına sahiptir. Bu çerçevede:

 -Her birey aile planlamasının yararları ve hizmetlerin varlığı konusunda bilgilenme hakkına sahiptir.

-Her birey cinsiyet, ırk, medeni hal, yaş, etnik köken, gelir düzeyi, coğrafi bölge ve yerleşim birimi farkı gözetilmeksizin hizmetten yararlanabilmelidir.

-Her birey aile planlaması yöntemlerini kullanma ve hangi yöntemi uygulayacağına karar verme konusunda özgür ve bilinçli bir şekilde seçim yapabilmelidir.

-Her birey etkili ve güvenli bir aile planlaması yöntemi seçme ve uygulayabilme hakkına sahiptir.

-Bilgilendirme ve danışmanlığın da içinde yer aldığı tüm cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetlerinde mahremiyet ve kişisel bilgilerin gizli kalması esastır. -Her bireyin insanlık onuru korunmalı, hizmet sunumunda saygı ve ilgiyle yaklaşılmalıdır.

-Hizmetleri alırken bireylerin kendini rahat hissetmesi sağlanmalıdır.

-Her birey aile planlaması hizmet ve araçlarına gereksinim duyduğu sürece sürekli bir şekilde ulaşabilmelidir.

-Sunulan hizmetler hakkında bireylerin görüşleri alınmalıdır.

-Birinci basamak sağlık hizmetleri içine aile planlaması hizmetleri yerleştirilmeli, karşılanmayan AP gereksinimi ve istenmeyen gebelikler azaltılmalıdır.

Türkiye de nüfus politikaları ve aile planlaması ve düşük hizmetlerinin kısa tarihçesi

Türkiye’de 1965 yılına kadar izlenen nüfusu artırıcı politikaların sonucu olarak doğurganlığın artarak 1950’li yıllarda %3’e varan nüfus artış hızına neden olduğu, yüksek riskli gebelikler, istenmeyen gebeliklerin, güvenli olmayan düşüğe bağlı anne ölümlerinin arttığı bilinmektedir. Bu dönemde yılda yaklaşık 500 bin düşük olduğu, bebek ölümlerinin bin canlı doğumda 165, anne ölüm hızının –önemli bir bölümü güvenli olmayan düşüğe bağlı- yüz bin canlı doğumda 280 olduğu saptanmıştır. Bu dönem toplumun doğurganlığını sınırlama talebinin de arttığı yıllardır. Yüksek doğurganlık düzeyinin neden olduğu sağlık sorunları ve toplumun talebi nedeniyle Türkiye’de nüfus politikasının değiştirilmesi için ciddi çabalar 1950’li yılların ortalarında başlamış, 1958’de yoğunlaşmıştır. Yaklaşık 10 yıl süren çabalar sonunda 10 Nisan 1965’te 557 sayılı Nüfus Planlaması Yasası kabul edilmiştir. Bu yasa ile aile planlaması yöntemleri ile ilgili eğitim çalışmalarına, geriye dönüşümlü gebeliği önleyici yöntemler ile ilgili klinik hizmetlere, sadece tıbbi nedenlerle gebelik sonlandırılmasına ve cerrahi sterilizasyona izin verilmiştir. Birinci Nüfus Planlaması Yasasının uygulanmasından sonra gebeliği önleyici yöntem kullanımı istenen düzeyde olmasa da artmış, ancak yasal olmamasına karşın isteyerek düşük hızı ve güvenli olmayan düşüklere bağlı anne ölümleri de artmıştır. 1981 yılında yılda 50 bini kadın tarafından başlatılmış (kendi kendine düşük yapma girişimi) toplam 400 bin isteyerek düşük gerçekleştiği, büyük hastanelere düşük sonu ayda 3-4 ölüm olduğu bildirilmektedir. Mevcut yasanın ihtiyaca cevap vermediği gerçeğinden hareketle, 1970’li yılların ortasından itibaren değiştirilmesi çalışmaları başlatılmıştır. Bu kapsamda Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları (TNSA), düşükler konusunda araştırmalar, yasa dışı isteyerek düşüklerin sağlık sistemine olan mali yükü, ebe hemşirelerin RİA eğitimleri, pratisyen hekimlerin MR eğitimleri ile ilgili faz 2,3 ve faz 4 çalışmaları yapılmış, bilimsel toplantılar düzenlenmiştir. Elde edilen bilimsel kanıtlar ışığında 1983 yılında 2827 sayılı yasa (Nüfus Planlaması Hizmetleri Hakkında Kanun) kabul edilmiştir. Bu yasa ile gebeliği önleyici yöntemlerinin daha yaygın kullanılmasını sağlamak için ebe-hemşirelere yetki verilmiş, 10 hafta dahil isteyerek düşük, istek üzerine serbest bırakılmış, isteyerek düşük yaptırmada pratisyen hekimlere yetki verilmiş, cerrahi sterilizasyon serbest bırakılmıştır.

Yasa sonrası dönemde gebeliği önleyici yöntemlerin, özellikle de modern yöntemlerin kullanımı artmış ve ilk kez modern yöntem sıklığı, geleneksel yöntemleri aşmıştır. İsteyerek düşüklerin güvenli koşullarda yapılması nedeniyle güvenli olmayan düşüklere bağlı anne ölümleri neredeyse yok olmuş ( yasa öncesi sağlıksız düşüklerin anne ölümleri içindeki payı %50’ler civarında iken yasadan sonra bu pay %2’lere düşmüştür), isteyerek düşüklerin yol açtığı sorunlara bağlı hastane yataklarının işgali ortadan kalkmış, isteyerek düşüklerin sağlık hizmetleri üzerindeki yükü ve bireylere olan maliyeti azalmıştır. Ülkemizde 2827 sayılı yasa“Nüfus Planlaması Hizmetleri Hakkında Kanun”un istenmeyen gebeliklerin önlenmesi ve istenmeyen gebeliklere bağlı hastalık yükünün azalmasında önemli katkısı olduğu bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir.

Türkiye’de İstenmeyen Gebeliklerin Durumu

Türkiye’de halen istenmeyen gebelikler yaygındır. TNSA-2008 (Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008) sonuçlarına göre 15-49 yaş grubu evli kadınların son beş yılda yapmış oldukları doğumların %10,5’i daha sonra olması istenen, %17.7’si ise istenmemiş doğumlardır. İstemli düşüklerin yasal olarak kabul edildiği 1983 yılında yüz gebelikte 19 olan isteyerek düşük hızı yıllar içinde azalmıştır, ancak karşılanmamış aile planlaması gereksiniminin bir sonucu olarak halen (TNSA-2008) her 100 gebelikten 10’u istemli düşükle sonuçlanmaktadır.

Türkiye’de özellikle Batı, Orta, ve Kuzey Anadolu’da, kentte ve eğitimli kadınlarda doğurganlığını sınırlama isteği yaygındır. TNSA-2008 sonuçlarına göre Türkiye’de kadınların %67’si başka çocuk istememektedir veya gebelikten korunma amacı ile tüplerini bağlatmıştır. Kadınların %14’ü ise 2 yıldan sonra çocuk istemektedir. Türkiye’de doğurganlık çağının sonunda kadınların sahip oldukları ortalama çocuk sayısı 2,16’dir (Toplam Doğurganlık Hızı – TDH, TNSA-2008). Toplam doğurganlık hızı TUİK 2012 verilerine göre 2,0’dir yani yenilenme oranı olan 2,1’den daha düşüktür. TNSA 2008’de TDH, kadının eğitimi, yerleşim yeri (kent/kır), bölge, refah düzeyine göre ciddi farklılıklar göstermektedir. Batı Anadolu’da 1,73 ile yenilenme düzeyi olan 2,1’in oldukça altında olan bu hız Doğu Anadolu’da 3,27’dir. Refah düzeyi en yüksek beşinci dilimde 1,36 olan TDH, en düşük dilimde 3,30’dur.

Türkiye’de gebeliği önleyici yöntemler ve bu yöntemler içinde modern yöntem kullanımı yıllar içinde artmakla birlikte karşılanmamış aile planlaması gereksinimi yüksektir: Her 3 kadından biri gebe kalmak istememekte ancak ya yöntem kullanmamaktadır (%6) ya da etkin olmayan geleneksel bir yöntemle korunmaktadır (%27). En yaygın kullanılan modern yöntem RİA’dır (yüzde 17) ve bunu erkek kondomu takip etmektedir (yüzde 14). RİA kullanımında TNSA 2003’e göre yaklaşık %3’lük bir azalma söz konusudur. Sağlıkta Dönüşüm Programı sonrasında, daha önce sağlık ocakları ve AÇSAP Merkezleri tarafından yoğun olarak verilen Aile Planlaması hizmetleri (RİA uygulamaları dahil) Aile Sağlığı Merkezleri’nde (ASM) nerede ise sunulmamaktadır. ASM’lerdeki hekimlerin AP hizmeti sunmamasında /sunamamasındaki faktörler; bu hizmetlerin performans puanının düşük olması, hizmet sunumunun daha fazla zaman alması, hükumetin doğurganlığı teşvik eden, aile planlamasına karşı olan tutumu, önceleri birinci basamak sağlık kuruluşlarına temin edilen ve talep edenlere ücretsiz olarak dağıtılmakta olan AP yöntemlerinin “genel olarak” Sağlık Bakanlığı tarafından artık temin edilmiyor olması,aile hekimlerinin RİA uygulaması için yasal zorunluluk olan AP sertifikasına sahip olmaması, aile hekiminin yanında çalışan “ebe yada hemşire”nin sertifikasının olmaması, birinci basamaktaki ekip çalışmasının bozulmasıdır. Yöntem kullanımı ve modern yöntem kullanımı oranları arasında bölgelere, yerleşim yerine ve eğitim düzeyine göre önemli eşitsizlikler söz konusudur. İsteyerek düşük yapan her 10 kadından yaklaşık altısı düşükten sonraki ayda etkin bir aile planlaması yöntemi kullanmamaktadır. İsteyerek düşük öncesi ve sonrasında aile planlaması danışmanlığı etkin bir şekilde sunulmalıdır.

Aile planlaması ve isteyerek düşük hizmetlerinde kamu kurumlarının önemi

2827 sayılı “Nüfus Planlaması Hizmetleri Hakkında Kanun”un yayınlandığı 1983 yılından günümüze kadar gebeliği önleyici yöntem kullanımı konusundaki gelişmelerde pratisyen hekimlerin ve hekim dışı sağlık personelinin hizmetiçi eğitimi ile sağlık insan gücü kapasitesinin artırılması ve bu hizmetlerin başta birinci basamak sağlık kurumları olan sağlık ocaklarında sunumunun etkisi önemlidir. Ancak, aile hekimliği sistemine geçerken bu kazanımlar korunamamıştır. Halen ASM’lerde sınırlı sayıda gebeliği önleyici yöntem seçeneği sunulmaktadır, RİA uygulaması yok denecek azdır. Birinci basamak sağlık kurumların kişiye yönelik hizmetlerin kalitesindeki önemli rolü (hizmetin sürekliliği, ilk başvuru yeri olması, ulaşılabilirliğin yüksek olması, entegre hizmet sunulması, kişilerin ekonomik ve sosyal koşulları ile birlikte ele alınması vs) nedeniyle, ASM’lerde sunulan gebeliği önleyici yöntemlerle ilgili hizmetlerin kalitesinin artırılması gerekmektedir. Bu amaçla, Aile Sağlığı Merkezleri’nin “Bireysel (solo) Uygulama” modelinden vazgeçilip “Grup Uygulaması”na dönüştürülmesi bölge ve ekip hizmeti anlayışının tekrar sağlanması gerekmektedir. Grup pratiği yapan her ASM’de bir hekimin ve ebenin ASM’ye bağlı kişilere “sertifikalı olarak” aile planlaması hizmetlerini sunması, ASM’lerde özellikle RİA, deri altı implantları gibi uzun süre etki eden modern yöntemlerin sunumunu teşvik edici önlemler alınması, 15-49 yaş izlemlerinin niteliğinin artırılmasını ve üreme sağlığı ünitelerinin tekrar birinci basamak sağlık hizmetleri içinde işlevselleştirilmesini sağlayacaktır.

Etkin aile planlaması yöntemleri ve isteyerek düşük hizmetlerine erişimde yerleşim yeri, bölge, eğitim ve refah düzeyine göre eşitsizlikler söz konusudur. Oysa bu grupların doğurganlık tercihleri arasında önemli farklılıklar bulunmamaktadır. TNSA 2008 sonuçlarına göre her on isteyerek düşükten yedisi özel sektörde yapılmaktadır. Aile planlaması ve isteyerek düşük hizmetlerinin kamu hastanelerinde erişiminin artırılması için aile planlaması kliniklerinin yaygınlaştırılması, bu konuda daha önce eğitim almış pratisyen hekim ve ebelerin aile planlaması kliniklerinde görevlendirilmesi, personel eğitiminin sürekli yapılarak bu alanda hizmet sunan insan gücü sayısının artırılması, hizmetlerin sunumunu teşvik edici önlemlerin alınması ( örn. RİA, deri altı implantları, tüp bağlanması gibi uzun süreli etkin aile planlaması yöntemleri ile isteyerek düşük hizmetlerinin performans puanının artırılması gibi) önerilebilir.

Diğer taraftan erken gebeliklerin sonlandırılmasında cerrahi girişime olan talebi son derece azaltan “tıbbi düşük/ medikal abortus/ilaçla düşük” yönteminin de Türkiye’de de uygulanabilmesi ve kadınların bu son derece atravmatik yeni yöntemden yararlanabilmelerinin mevzuat yönünden önü açılmalıdır. Çoğu gelişmiş ülkeler olmak üzere dünyada halen 50 den fazla ülkede ruhsatlı olarak kullanılan “mifepriston ve misoprostolün”, Türkiye’de de kullanılabilmesi sağlanmalıdır.

Nüfusun yaşlanmasının temel nedenleri nelerdir?

Nüfus yaşlanması, nüfusun artış hızının belli bir seviyeye düşmesinden sonra başlayan bir süreçtir. Bir ülkede nüfus artış hızını (ölüm ve göç oranları ile birlikte) belirleyen başlıca değişken ise, doğurganlık hızıdır. Doğurganlık hızlarının/oranlarının neden ve nasıl düştüğüne bakıldığında, refah düzeyi yüksek toplumlarda/ailelerde çocuğun yetiştirilmesine daha fazla özen gösterilmesi, çocuk yetiştirmenin maliyetinin yüksek olması, kadının iş gücüne katılımının artışı, kentleşmeye paralel olarak az çocuklu aile normunun benimsenmesinin temel nedenler olduğu görülmektedir. Tarımsal üretime dayalı toplumlarda ise çocuk yetiştirmenin maliyetinin düşük olması, hatta çocuğun erken yaşlarda tarlada çalışarak aileye ekonomik katkıda bulunması, bebek ve çocuk ölümlülüğünün yüksek olması nedeni ile istediğinden daha fazla çocuk doğurma eğilimi, çocuğun yaşlılık döneminde anne-babasına bakma beklentisi gibi nedenlerle doğurganlık yüksektir.

Nüfusun yaşlanmasında doğurganlık hızlarının azalması yanı sıra refah düzeyi ve yaşam koşullarının, sağlık hizmetlerinin kalitesinin artışına bağlı olarak yaşam beklentisindeki artış da etkilidir.

Nüfusun yaşlanmasının temel nedeni erken ölümlerin önlenmesi yaşamın uzamasıdır.

Nüfusun yaşlanması önlenebilir mi?

Nüfusbilimcilerin küresel nüfus tahminlerine göre bugün 7 milyar olan nüfusun 2050 yılında 9 milyar olması, 21.yüzyıl bitmeden de 10 milyara yakın bir değere ulaşarak durması beklenmektedir. Dünya nüfus artışının daha erken bir dönemde, 10 milyara erişmeden durdurulması çevresel açıdan sürdürülebilir refaha katkı sağlayacaktır.

Gelişmiş ülkelerde görülen nüfus yaşlanması, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde de kaçınılmaz olarak bu yüzyılın sonuna varmadan gerçekleşecektir. Ülkeler düzeyinde de nüfus artışını sağlamaya yönelik önlemler nüfus yaşlanmasını önlemeyecek, diğer bir ifade ile doğurganlığı teşvik etmek, nüfusun yaşlanmasını önlemeyecek yalnızca daha ileriki dönemlerde ülke düzeyindeki kaynakları zorlayacak büyüklükte bir nüfus ve bu nüfus içinde daha büyük yaşlı populasyonuna yol açacaktır. Günümüz siyasetçileri “bilimsel bir nedene dayanmaksızın”, çeşitli düşüncelerle doğurganlığı teşvik ederek ya da göç yoluyla nüfus artışını destekleyebilirler. Ne yazık ki bu politika gelecekteki siyasetçileri nüfus yoğunluğu ve buna bağlı olarak işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, sunulan hizmetlerin kalitesinde düşme ve sosyal çalkantılar gibi sorunlarla uğraşmaya mecbur bırakacaktır.

Nüfusun yaşlanması önlenebilir bir durum değildir. Doğurganlığı artırarak sadece bir süre ertelenebilir. Ancak bu da daha hacimli bir yaşlı nüfusa yol açar.

Türkiye nüfusunun yaş yapısı nasıldır? Gelecek için projeksiyonlar nasıldır? Türkiye’de nüfus artışını destekleyen politikalara gereksinim var mıdır?

Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) verilerine göre 2013 yılında Türkiye nüfusu 76.481.847, 65 yaş üzeri kişilerin oranı %7,7, toplam doğurganlık hızı 2,0’dir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun, Türkiye’nin doğurganlık hızında yaşanacak değişimin nüfus büyüklüğüne, yaş yapısına ve diğer demografik süreçlere etkisini değerlendirdiği projeksiyon çalışmasının sonuçları şöyledir:

Senaryo 1 (Temel Senaryo): Toplam doğurganlık hızının doğal akışı içinde azalıp 2050 yılında 1,65’e düştüğü ve 2050 yılından sonra artışa geçip 2075 yılında 1,85’e ulaştığı doğurganlık senaryosu gerçekleşirse, 2075’te toplam nüfus 89,2 milyon, yaşlı nüfus oranı %27,7olacaktır.

Senaryo 2: Toplam doğurganlık hızının, 2020 yılında 2,11’e, 2050 yılında 2,5’e ulaşacağını ve 2075 yılına kadar sabit kalacağını varsayan kademeli artan doğurganlık senaryosu gerçekleşirse, 2075’te toplam nüfus 119,3 milyon, yaşlı nüfus oranı %20,7 olacaktır.

Senaryo 3: Toplam doğurganlık hızının 2050 yılına kadar kademeli olarak 3’e ulaşacağını ve 2075 yılına kadar sabit kalacağını varsayan artan doğurganlık senaryosu toplam nüfus 140,7milyon, yaşlı nüfus oranı %17,5 olacaktır. Görüldüğü gibi doğurganlık hızının 2050 yılında 2,5 veya 3 olması durumunda 2075 yılındaki nüfus yoğunlukları ve yaşlı nüfus sayısı sürdürülebilir refah açısından ülke kaynaklarının yetmeyeceği bir düzeye ulaşacaktır.

Nüfus artışını destekleyen politikaların temel gerekçesini ekonomik olarak genç ve üretken bir nüfusa sahip olma oluşturmaktadır. Türkiye hala, çalışma yaşındaki (çalışan değil!) nüfus payının artmaya devam ettiği, demografik fırsat penceresi diye adlandırılan zaman dilimi içindedir. Bu zaman dilimi, nüfus içindeki payı artan çalışma yaşındaki grubunu iyi eğitip, onlar için yeterli miktarda (kaliteli?) istihdam yaratabilen bir ekonomi için önemli bir fırsat sunmaktadır. Ancak bu istihdamı yaratamayan ekonomiler için fırsat olmaktan çıkıp, eğitimsiz işgücü ve genç işsizliği gibi tehditlere dönüşmektedir. Türkiye’nin eğitim ve istihdam verilerine bakıldığında genç nüfus yapısının avantaj değil dezavantaj oluşturduğu, “pronatalist” (doğurganlığı artırmayı hedefleyen) politikalara dönülmemesi gerektiği söylenebilir.

TUİK projeksiyonlarının tümünde yakın gelecekte Türkiye nüfusunun yaşlanacağı görülmektedir, bu nedenle bulaşıcı olmayan hastalıkların giderek önem kazanacağı da beklenmektedir. Bu konuda, yaşlanan nüfusa gelecekte sunulacak sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerinin kamusal olarak sunulması konusunda hazırlık yapılmalıdır.

Türkiye’de doğurganlık davranışı refah düzeyine göre önemli farklılıklar göstermektedir.

Türk toplumunda refah düzeyi yüksek bölgelerde ve ailelerde, kentte, eğitim düzeyi yüksek kadınlarda doğurganlık düzeyi yenileme düzeyinin oldukça altındadır. Eğitim, sağlık, istihdam hizmetlerine ulaşamayan toplumun refah düzeyi daha düşük olan bölgelerinde/ gruplarında ise doğurganlık 3 çocuğun da üzerindedir. Özellikle kentlerde gecekondu bölgelerinde yaşayan alt gelir grubunda doğurganlığını sınırlama eğilimine rağmen etkili aile planlaması ve isteyerek düşük hizmetlerine ulaşamama nedeniyle istenen doğurganlığa ulaşma açığı yüksektir. Bu nedenle tüm topluma yönelik doğurganlığı artırmayı hedefleyen sloganlardan kaçınmak gerekir.

Üst gelir gruplarında doğurganlığın teşvik edilmesi için temelde yapılması gereken çocuk bakımı sorumluluğunun devlet tarafından alınması, babaya da sorumluluk verilmesidir. Doğum sonrası izin süresinin uzatılması gibi teşvikler verilecekse kadının işini kaybetmemesi konusunda gerekli önlemlerin alınması gerekir, aksi takdirde ülkemizde zaten çok düşük olan kadınların iş gücüne katılım oranı daha da düşebilir. Bu da kadının statüsünde daha da düşmeye, başta kadına yönelik şiddet olmak üzere olumsuz sosyal, ekonomik ve sağlık sonuçlarına neden olabilir.

Ekonomik kalkınma açısından yaşlı nüfus korkulacak bir durum mudur?

Toplumların yaş profilinin kamu harcamalarının bileşimini nasıl etkilediğine bakıldığında yaşlı toplumlarda sağlık ve sosyal güvenlik harcamalarının bütçe içindeki payı daha yüksekken, genç toplumlarda eğitim harcamalarının payı daha fazladır. Yatırım harcamaları açısından karşılaştırıldığında da yaşlı toplumlarda huzur evi, fizik tedavi merkezi ya da geriatri kliniği açma ihtiyacı fazla iken, genç toplumlarda okul yaptırma ihtiyacı daha baskındır. Yani kamu harcamaları açısından yaşlı nüfus yapısına sahip olmak bir dezavantaj değildir. Toplumların yaş yapısı ve refah düzey arasındaki ilişki değerlendirildiğinde de refah düzeyi daha yüksek ülkelerin, daha yaşlı bir nüfus profiline sahip olduğu görülmektedir. Nüfus yaşlanmasının yaratabileceği en önemli sorun, işgücü arzının, işgücü talebini karşılamaya yetmemesidir. Ancak bu sorunu yaşayan ülkelerin genç nüfus yapısına sahip ülkelerden işçi göçü ile bu sorunu çözdüğü görülmektedir. Sonuç olarak yaşlı nüfus yapısı kalkınma için bir dezavantaj değildir. Öte yanda bugün yaşlı nüfus özelliğine sahip ülkelerde bile işsizlik oranları çok yüksektir. Aynı zamanda günümüzde işin niteliği değişmektedir. Makineleşme ve otomasyonla daha az insan kaba gücüne gereksinim duyulmaktadır. Her kişinin çalışma yaşamı süresi artmakta, emeklilikten sonra da yarı zamanlı işlerde çalışabilmektedirler.

Yaşlı nüfus kaçınılmaz bir durumdur ve korkulacak bir durum da değildir.

Gelecek 30 yıl bilimsel, demografik bir gerekçesi olmayan Türkiye’de “nüfus yaşlanıyor” sloganı ile, doğurganlığın teşviki, Aile Planlaması hizmetlerinin geri plana atılması ne anlama gelip nelere yol açacaktır?

Demografik projeksiyonlara göre Türkiye’de halen %7,5 olan 65 yaş üzeri nüfus 2030 yılında %11’e, 2040 yılında ise %14’e çıkacaktır. Yani 2040 yılında bile Türkiye nüfusu Birleşmiş Milletler tanımına göre “yaşlı nüfus” kategorisine girmemektedir. Ancak 2050 yılında, 65 yaş üzeri nüfus %17 olacaktır(17 Milyon). Bu bilimsel gerçekler karşısında bu günkü politikacıların gösterdiği telaşın bilimsel bir dayanağı yoktur.

AP hizmetlerinin geri plana atılmasının en önemli anlamı “kadının insan hakkının göz ardı edilmesidir”. Diğer taraftan AP hizmetleri geri plana atıldığında kadının sadece üreme hakkı değil, riskli gebelikler önlenemeyeceği için,”yaşam hakkı”, 3-5 çocuk doğurması beklenen kadının “eğitim hakkı, “çalışma hakkı” da engellenmiş olacaktır. Diğer taraftan 3-5 çocuk doğuran kadının eve kapanması, sosyal yaşamdan uzaklaşması olağan bir sonuçtur, Türkiye’nin, 2012 yılında değerlendirmesi yapılan 135 ülke arasında kadın erkek eşitliğinde en alt sıralarda yani 124. sırada yer aldığı acı gerçeği de düşünülürse doğurganlığın teşvikinin bu sıraları daha da geri götüreceği ve kadının statüsünü daha da düşüreceği öngörüsü “kehanet” sayılmamalıdır.

KAYNAKLAR

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (2009) Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması, 2008. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve TÜBİTAK, Ankara, Türkiye. Sayan S. Nüfusu “genç ve dinamik” ama Türkiye bir Al(ex)manya değil!, TEPAV günlük, 2013.(http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/3752/Nufusu+___genc+ve+dinamik___+ama+Turkiye+bir+Alexmanya+degil__)

Worldwatch Enstitüsü, Dünyanın Durumu 2012 (sürdürülebilir refaha doğru), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012. Türk Tabipleri Birliği, Sağlıkla İlgili Uluslararası Belgeler, Türk Tabipleri Birliği Yayınları, 2009, Ankara

T.C. Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü. Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Sağlık Sektörü İçin Ulusal Stratejik Eylem Planı 2005-2015 (http://sbu.saglik.gov.tr/Ekutuphane/kitaplar/a%C3%A7sap9.pdf)

TUİK Haber Bülteni, Sayı 15844, Nüfus Projeksiyonları, 2013-2075 (http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=15844)

Türkiye Sağlık Raporu 2012, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, Ankara, 2012.

Akın A. “From Research to Practice: Use of Non-Physicians in Family Planning Services in Turkey”, Health Human Care Resource Availability: The Impact on Health in Turkey. France: Cahiers de Sociologie et de Demographie Medicales 50, 4, 2010, ss. 445-462.

Akın A. “Emergence of the Family Planning Program in Turkey”, The Global Family Planning Revolution, Three Decades of Population Policies and Programs kitabı içerisinde, s.85-102, Ed. Robinson, W. C., Ross, J. A., The World Bank, Washington DC, 2007.

Akın A, Ersoy K. “2050’ye Doğru Nüfusbilim ve Yönetim: Sağlık Sistemine Bakış. TÜSİAD- UNFPA yayını, Kasım 2012 Yayın No:TÜSİAD-T/ 2012-11/533.

Comments are now closed for this entry

Go to top